9 Ağustos 2014 Cumartesi

Gezi yazısı (Belgesel Günlükleri) 3

Bugün Mami'nin doğduğu evi ziyaret ediyoruz. Evin bir kısmı artık tandıra çevirilmiş. Tandır! Bildiğin tandır işte canım: İçinde enfes ekmekler ve ufak çaplı hamurun yan ürünleri yapılabiliyor ya da büryan (büryan ile ilgili deneyime daha var) gibi ağır et yemekleri. Önceden ateşle içini doldurmak lazım elbet.  Enfes görseller var bu terk edilmiş evde. Çekim için temel bir dayanak noktası bulduk bile ama filmin sadece Bitlis ayağı için geçerli bu söylediğim. Geriye kalan %80'lik kısmında daha da sağlam alanlar bulmalı. İçerde üç beş görsel alıp Mami'nin doğduğu evi süzmesini izliyorum. Ne hoş olurdu doğduğun odaya kendi duygunla baş başa kalıp saatlerce bakmak. 

Yakın civarda asırlık denecek kadar başka terk edilmiş bir ev görüyoruz. Burada tandır dışında başka bir çukur var. Hemen hemen asırlık her evin içinde tandır dışında başka derin çukurlar var zaten. Bildiğim bir hikaye karşılıyor beni. Bunu duymuştum fakat gerçek bir örneğini görmek insana bol bol öfke ve hüsran duygusu yaşatıyor. Askerler gelip erkek çocuklarını almasınlar diye erkek çocukları köye baskın yapıldığı günlerde bu çukurlara sokulup üstü bir kilimle örtülerek muhafaza edilmeye çalışılıyormuş ailelerce* Bu hikaye kendime yabancılaştırıyor beni. Durumun üzerimde bıraktığı etkinin beni terk etmesi biraz zaman alıyor.


Sonra Rüzgar (Rızgar) ile olan randevumuza geçiyoruz. Bizi terk edilmiş bir Ermeni köyüne götürecekti konuştuğumuz üzere. Önce bir iki otlayan büyük baş hayvan görüntüsü almalıyım. Nitekim hayvanların otlatıldığı bir alana gidiyoruz da. Burada malzeme sağlam beyler diyorum. Bütün öküzler, inekler çok özgür görünüyor. 


Tripotumu kapıp hayvanların arasına uçuyorum. Sanırsın yıllar sonra doğaya bırakılmış arkadaşlarımı bulmuş gibiyim. Çok geçmeden çekim esnasında turuncu mu turuncu tşörtlü bir velet geliyor bana doğru. "Selâmün Aleyküm" abi diyor. Hop benden Kürtçe bir cevap. Beklemiyor bunu. "Ne yapıyorsunuz?" diyor. Velhasıl kelam durumu anlatıyorum. Gencimizin adı Alihan 12-13 yaşında doktor olmak istediğini söyleyen, bizim kaldığımız köyde çobanlık yapan meşhur bir adamın oğlu. 7. sınıfa geçecekmiş bu yıl. Ara ara göz göze bakıp gülüyoruz. Çekim için sessiz kalması gerektiğini söyleyemiyorum elbet. Ne konuşuyorsak giriyor kayıtlara. "Evli misin?" diyor mesela. Efenim çocuktan sorular. "Hayır!" diyorum yarı çekinen bir sesle. Sonra "Oğlum Fırat sana ne oluyor yahu!" deyip sesimi düzeltiyorum. Burada 24-25 olunca evlenirmiş erkekler. Onun toplumsal baskısını hissetmemek ne mümkün? Baskı her yerde baskıdır. Alihan yapmak istediklerinden bahsedip sonra da  kayda girmesini istediği, beslediği ineklerinden birini gösteriyor. Çok şişman bir inek. Zaten oturduğu yerden uzanarak otlanıyor bu hayvan. Havalı yahu!

Alihan'a orada bir fotoğraf çekiyorum. Sonra facebook'tan ekleşme sözü veriyoruz bir birimize. Yolda bekleyen aracı gösterip onlar arkadaşlarım gitmem lazım diyorum. Memnunlaşıyoruz bu küçük adamla tanıştığımız için. Gitmeden ayak üstü: "Yakışıklı adamsın Abi. Seninle evlenecek birini bulmalı!" diyor yine. Yarı sırıtan bir yüz ifadesiyle el sallayıp Mami'lere doğru gidiyorum.



Araçta Rızgar (Rüzgar) ve Mami karşılıyor beni. Hadi şu köye gidelim diyoruz. 

Yol eğriliyor büğrülüyor. Bir köy çeşmesine geliyoruz.
Suyun tadını her an hayal ettiğiniz sıcak güneşin altında bu çeşme gerçek ve kutsal bir kurtarıcı gibi görünüyor. Hele o çeşmedeki tastan su içmek, beni bu toprakları ne kadar çok sevdiğim hissiyle kaplıyor.

Sonra yolumuza devam ediyoruz. Devam ediyoruz etmesine ama yol bitti. Sonrası tarla. "Yahu Rızgar girebilir miyiz? Burada yol yok." "Siz tarlaya sürün!" diyor. Yok abi burada köy falan. Emin mi acaba? Biz şahsen değiliz. Bir yerden sonra aracın girmediği bir yerde arabayı durdurup bu sefer 1 km kadar yürüyoruz. Bir tepeye tırmanıyoruz. Hayatımı tırmanmışım gibi hissediyorum. Tepenin ardı köy. 

Tepenin başına çıkılıyor. Manzara müthiş. Van gölünün karşısında Süphan dağı görünüyor. Anadolunun en büyük 3. dağ ünvanı karşınızda tüm gerçekliğiyle size bakıyor. Bir ara kendimi kaptırıp  dağın en derinliklerini geçip gidiyorum bakışlarımla. Garip histirik bir tebessüm. Ama tepenin arkası falan yok. Korkunç bir uçurumda olduğumuzu hem ben hem de Mami fark ediyoruz. Afallıyoruz. Ee nerede bu köy, nerede bu kaleler? "Altımızda." diyor Rüzgar. "Nasıl yani?" Üç Beş büyük taş gösteriyor. Zamanla toprağın altına hapsolmuş irice büyük taşlar. Müthiş bir hayal kırıklığı! Çekim için onca ekipman sırtımızda yükler Rızgar'ın fikriyle buraya gelip boş dönmek olmaz; ama hala kendimi mutlu edecek görüntüler alamamış olmak canımı yakmıyor değil. Neyse daha iki üç gün buradayım deyip o çirkin duyguyu da  aşıyorum.  


Burası bir zamanlar Ermeni köyünde bilinen büyük bir kaleymiş. Dönemin en yüksek kalesi diye de biliniyor fakat Türkçe çevirisi tam olarak şöyle olsa gerek: Uçan Kafir uçurumu. İsmini nereden aldığını anlamaya çalışıyorum. Çok geç olmadan sağlam bir cevap geliyor. Bu isim buradaki köylüler tarafından verilmiş. Bir çok insan kafir olduğu fikriyle bu uçurumdan köylülerce aşağa atılıyormuş. Hemen oracıkta fikrime Khaçadur Avedisyan'ın Gelecek Uzun sürer filminde jenerik müziği olan o bestesi geliyor. O an aklımdan geçiyor tüm tını.
Oratoryo  
http://www.youtube.com/watch?v=2tbafPGn2MQ

Ne çok hikaye var Anadolu'da! Ne çok acı var!

E eğlenmiyoruz da değil. Rüzgar telefonuna indirği bir uygulamanın yardımıyla altın aramaya çalışıyor mesela. Ciddi olmayan bir tavırla! Ara ara ingilizce bir iki kelimeyi soruyor. Bu, şu, o ne demek diye. Sonra ciddi ciddi o koca kalenin harabesi içinde kırılmış eski bir testi buluyoruz. Bir yerden kazılarak çıkarılmış, kırılmış içindekiler alınmış. 



Gün sona ermeden bir deniz (göl) görmeli artık. Van gölüne deniz demeye başlayalı henüz bir kaç saat oldu. Sanırım dilime pelesenk olacak bu hali. Bitlis, Van'daki insanlar bunu böyle kodluyor nihayetinde.


Denize iniyoruz. Biraz yüzüyoruz. Sonra toparlanıp daha önce termosumuzda hazır beklen çayımızı burada içiyoruz. Hala yeterince sıcak.

Tripotu kurup gün batımını kaydediyorum. Sonra ay beliriyor aydınlık gök yüzünde. "Hadi onu da kayıt edeyim." diyorum. Hop köyden bir vatandaş gelip: "Bak burdan çek! Bunu yap! Şu çok güzel." diye telefonundan çektiği iki üç fotoğraf gösteriyor. Ha çaktım çakacağım ağzının orta yerine. Zor tutuyorum kendimi. Kibar kibar gülümseyip, tepkisiz kalıyorum daha çok. Sonrası Eyvallah.


Akşam eve geçiyoruz. Izgara tavuk var ve bir kaç çeşit közlenmiş sebze.


09.08.2014 / Cumartesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder