Aslında çocukluğumu geçirdiğim yere gidip Tansu Çillerin kıytırık kararları dolayında evlerinden olan insanları anlatmak 2 yıl önce verdiğim bir karardı. Geçen yıl netleşti bu fikir. Bugün artık 22 saatlik bir otobüs seyahatindeyim. Önce Bitlis, ordan Diyarbakır ardından Siirt'e gidip orda bir 10 günümü geçirmek üzere bindim otobüse.
Fakat harekete geçmek için ciddi bir neden ararken "Belgesel çekmekten daha iyi bir neden mi olur?" deyip bir ay önce yazdığım çizelge ile elimde çoktan bilet almış bulundum. Yola çıkmadan bir gün önce bir buçuk iki aydır içinde olduğum ecnebi ilişkinin tek taraflı olduğu açıklaması da tek taraflı acımı hafifletmek için ciddi bir bahane haline getirdi bu seyahati. Artık sadece film çekmeye gitmiyor üstüne depresyon belirtilerini yok edecek bir ilaç keşfedip atibiyotik niyetine insanlara sarılıp video kayıtları yapmayı planlıyordum.
Bitmek tükenmek bilmeyen yolun sıkıntısını ve tabi cebimdeki üç kuruşun stresi düşümdüğümden daha ağırdı.
Bir kere otobüs seyahatinin artı avantajları olduğunu kabul etmeliyim. Her ilin atmosferini solumda duran büyük bir pencereden idrak etmeye çalışıyorum Turist Ömer gibi. Bu beni yavaş yavaş çekeceğim işin bilincine sokuyor. Sonra korsan ses kayıtları ve video kayıtlarına başladım bile. Belli mi olur? Bunu da kullanırım belgeselde diye bir sürü yol görüntüsüyle şişiriyorum telefonu. Otobüs camı fotoğraflarını unutmamak gerekir tabi.
Arada ıssız sedasız kuş uçmaz kervan geçmez gediğimiz yollarda söz de büyük ustamızın bilboardlarını görüyorum (Erdoğan). Eli havada bilbordun baktığı yöndeki boş tarlayı selamlıyor fotoğrafları. İstanbul da bıraktığımı düşünmek istemiştim halbuki. "Yahu kendimden kurtulmuş her şeyi geride bıraktığımı düşünürken senden kurtulamayacak mıyım be adam?" demiyor değilim.
Arada ıssız sedasız kuş uçmaz kervan geçmez gediğimiz yollarda söz de büyük ustamızın bilboardlarını görüyorum (Erdoğan). Eli havada bilbordun baktığı yöndeki boş tarlayı selamlıyor fotoğrafları. İstanbul da bıraktığımı düşünmek istemiştim halbuki. "Yahu kendimden kurtulmuş her şeyi geride bıraktığımı düşünürken senden kurtulamayacak mıyım be adam?" demiyor değilim.
Arada projemden bahsettiğim Ayşegül Selenga'nın (kendisi hocam olur) verdiği notları gözden geçiriyorum. Öyle belgesel sandığınız gibi bir şey değilmiş canlar. Oku oku bir sürü şey öğreniyorsunuz bir kere. Sonra kızmıyor da değilim kendime. Üç beş kuram ve terimin yaptığım şeye yön vermesinden ziyade yapacağım şeyi deşifre etmek dışında başka bir işe yaramadığını keşfediyorum. Bir de bunu yeni keşfettim ki askerdeyken her şeyi düşünecek kadar vaktinizin olması şehirler arası otobüslerde de geçerli.
Yollar uzuyor inceliyor; Aşık Veysellere telmihler gönderiyor.
Velhasıl gün dönüyor sabah oluyor.
Tatvan'da Reşadiye köyü (Yeni adı Yelkenli) üzerinden geçiyor otobüs. Hemen oracıkda daimi dostum Mami karşılıyor beni. Bir sarılıyor öpüşüyoruz. Zannedersin bir hafta önce İstanbul'da birlikte değildik. Gözler çapaklı sabahın bilmem kaçında güle oynaya köye doğru gidiyoruz. Yelkenli, Van ve Bitlis arasında sıkışmış göle kıyısı olan minik bir kasaba resmen...
Kalacağımız yer köyün girişine çok yakın. Her yer yeşil ve tam bir tatil beldesinde hissediyorum kendimi. Belli ki iki günden fazla sürecek Bitlis ziyaretim.
Önce Mami'nin yakın akrabalarıyla bir bir tanışıyorum. Az asimilasyonun çemberinden geçmiş Kürtçem direk gündem konusu oluyor tabi.
Ev halkı arasında benim dışımda oraya gelmiş misafirlerin çocukları da var. Bir yandan yarı şapşal halimle çocuklarla eğlenirken diğer taraftan misafirliğim boyunca ipleri nasıl elimde tutarım diye düşünüyorum. Çok fazla soru ve çok fazla sözlü saldırıya maruz kaldığınız 7-8 kız çocuğu hayal edin.

Yarım saate atmosfer atlayıp kendimizi Van gölünde buluyoruz. Elimizde gopro suya dalıp çıkıyoruz. Bir kere herkes gelip Van Gölü'nde yüzmeli. Suyun kaldırma kuhveti karşı koyamayacağınız kadar güçlü. Ciddi oranda sodadan meydana gelen suyun yutulmamasına dikkat etmeli. Yoksa tüm gece gaz problemleri yaşanabilir.
"Etrafı bir keşfe çıkalım." diyorum Mami'ye. Gördüğüm her şeyin beni heyecanlandırdığını fark ediyorum. Bu hem müthiş bir zenginlik hem de büyük bir korku hissini beraberinde getiriyor. Yapmak istediğim şeyden uzaklaşıp 'filmin dilinin daha edite başlamadan tasarladığım şeyden bambaşka bir şeye dönüşmesi' fikri biraz tedirgin ettiriyor.

Gün batmak üzereyken kendimize köyün sahil kısmındaki burununda güzel bir alan bulup iki sigara sarıyoruz. Sohbet muhabbet derken akşama bırakıyor kendini Van gölü. Bir kaç gün sonra Dolunay var diyor Mami. Sonra bir tepeyi tırmanıp köyü yukardan görme fırsatımız oluyor. Mami'de buradan ilk kez köye bakıyormuş. E tabi benim merakım bizi dağ keçisi gibi ordan oraya zıplatı veriyor. Burada akşam üzeri evlerine gimek üzere olan insan seslerini kaydediyorum. Sonra hop köy kahvesi. Köy gençleri az birazda ordan ses kaydı derken sonunda evdeyiz.
Bahçeye masa çekilip yemek hazırlanıyor. Ne yediğimiz tam aklımda kalmadıysa da günün yorgunluğundan mıdır nedir o gece yediğimiz şeyin dünyanın en lezzetli şeyiymiş gibi yediğimi hatırlıyorum.
Sonra evdeki kadınlarla masa başında semaver keyfi yapıyoruz. Semaverimiz öyle elektrikli falan değil. Bildiğin üç-beş çalı çırbı ile altındaki minik gözde ateş yakıp suyu fokurdatmamız lazım. Çaylar içiliyor, geçmişten anılar anlatılıyor. iyice bir birimize kaynaşıyoruz.Biz yarın sabahın 5'inde görüntü almaya gideceğiz deyip uyumaya geçiyoruz.
Tatvan'da Reşadiye köyü (Yeni adı Yelkenli) üzerinden geçiyor otobüs. Hemen oracıkda daimi dostum Mami karşılıyor beni. Bir sarılıyor öpüşüyoruz. Zannedersin bir hafta önce İstanbul'da birlikte değildik. Gözler çapaklı sabahın bilmem kaçında güle oynaya köye doğru gidiyoruz. Yelkenli, Van ve Bitlis arasında sıkışmış göle kıyısı olan minik bir kasaba resmen...
Kalacağımız yer köyün girişine çok yakın. Her yer yeşil ve tam bir tatil beldesinde hissediyorum kendimi. Belli ki iki günden fazla sürecek Bitlis ziyaretim.
Önce Mami'nin yakın akrabalarıyla bir bir tanışıyorum. Az asimilasyonun çemberinden geçmiş Kürtçem direk gündem konusu oluyor tabi.Ev halkı arasında benim dışımda oraya gelmiş misafirlerin çocukları da var. Bir yandan yarı şapşal halimle çocuklarla eğlenirken diğer taraftan misafirliğim boyunca ipleri nasıl elimde tutarım diye düşünüyorum. Çok fazla soru ve çok fazla sözlü saldırıya maruz kaldığınız 7-8 kız çocuğu hayal edin.

Yarım saate atmosfer atlayıp kendimizi Van gölünde buluyoruz. Elimizde gopro suya dalıp çıkıyoruz. Bir kere herkes gelip Van Gölü'nde yüzmeli. Suyun kaldırma kuhveti karşı koyamayacağınız kadar güçlü. Ciddi oranda sodadan meydana gelen suyun yutulmamasına dikkat etmeli. Yoksa tüm gece gaz problemleri yaşanabilir.
"Etrafı bir keşfe çıkalım." diyorum Mami'ye. Gördüğüm her şeyin beni heyecanlandırdığını fark ediyorum. Bu hem müthiş bir zenginlik hem de büyük bir korku hissini beraberinde getiriyor. Yapmak istediğim şeyden uzaklaşıp 'filmin dilinin daha edite başlamadan tasarladığım şeyden bambaşka bir şeye dönüşmesi' fikri biraz tedirgin ettiriyor.

Gün batmak üzereyken kendimize köyün sahil kısmındaki burununda güzel bir alan bulup iki sigara sarıyoruz. Sohbet muhabbet derken akşama bırakıyor kendini Van gölü. Bir kaç gün sonra Dolunay var diyor Mami. Sonra bir tepeyi tırmanıp köyü yukardan görme fırsatımız oluyor. Mami'de buradan ilk kez köye bakıyormuş. E tabi benim merakım bizi dağ keçisi gibi ordan oraya zıplatı veriyor. Burada akşam üzeri evlerine gimek üzere olan insan seslerini kaydediyorum. Sonra hop köy kahvesi. Köy gençleri az birazda ordan ses kaydı derken sonunda evdeyiz.
Bahçeye masa çekilip yemek hazırlanıyor. Ne yediğimiz tam aklımda kalmadıysa da günün yorgunluğundan mıdır nedir o gece yediğimiz şeyin dünyanın en lezzetli şeyiymiş gibi yediğimi hatırlıyorum.Sonra evdeki kadınlarla masa başında semaver keyfi yapıyoruz. Semaverimiz öyle elektrikli falan değil. Bildiğin üç-beş çalı çırbı ile altındaki minik gözde ateş yakıp suyu fokurdatmamız lazım. Çaylar içiliyor, geçmişten anılar anlatılıyor. iyice bir birimize kaynaşıyoruz.Biz yarın sabahın 5'inde görüntü almaya gideceğiz deyip uyumaya geçiyoruz.
07.08.2014 / Perşembe

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder