
Bu gün öğleye doğru Bitlis’de bir dönem Ermeni köyü olan Yelken’linin kilise kısmına çıkıyoruz. Kim bilir neler yapıldı buradaki Ermenilere diye geçiriyorum içimden. Tüm ırklar kendinden bir önceki ırka özür borçlu. Nitekim bir birimizden özürler dileyip tüm ırkları ortadan kaldırabilmiş olsak çeşke.

Muhtarın evi köyün bu kısmında. Ben çekim yaparken Mami beni ayak üstü birileriyle tanıştırıyor. Sonra beni köye salıp şehre iniyorlar. Çok oralı buralı olmadan etraftan görüntü derleyip topluyorum. Arada soranlara bir iki cevap edip izah ediyorum durumu. Tam köyde işimi bitirdim kıyıya ineyim derken Rüzgar ve Mami yukarı çıkıyor araçla. Muhtarın evinde yemek yenecekmiş. Şaşırıyorum elbet. Biz kim oluyoruz ki sonra hem kim bu muhtar; kim bu adamla; etrafta niye bu kadar çok erkek var, hiç anlamıyorum. Oradan bir yerden bir eve gidip üç beş bir şey yiyoruz. Muhtar falan görmüyorum evde. Ben, Mami, Rüzgar ve ismini hatırlamadığım kavruk tenli bir arkadaşın sesi, çay kaşıklarımızı bardağa vuruşuyla iç içe girip köyün tepesinden yayılıyor göle doğru. Sonra çıkmaya yakın etrafta bir ahır keşfedip ordan görüntü alıyorum. Ruhuma iyi geliyor. "İşte beklediğim süpriz mutarın ahırındaymış!" deyip bol bol görüntü alıyorum.
"Bugün buradan aldığım tek işe yarar şey buydu” hissi mevcut kafamda. Sonra yine kıyıya iniyoruz.
O da ne? Kıyıda ne Türkçe ne Kürtçe ne de İngilizce konuşan bir grup insan var. Çakmak bahanesiyle yaklaşıp tanışıyorum. Slav asıllıylarmış. İyi hoş güzel sizinle işimiz olmaz edasıyla Bitlis'te aldığımız güzel bir tütünü gün batımına doğru içiyoruz. "İstanbul'a bir kaç kilo götürmekte fayda var." Gün batımı enfes. Sohbet şahane içimiz açılıyor. Fotoğraflar çekiliyor. Gitmeye yakın bir kez daha yabancı grupla merhabalaşıp davetleri üzerine bir yere çömüp konuşuyoruz. Bir ailenin 4 ferdi ellerinde harita kalkıp Bitlis’e gelmişler. Sonra Bir iki şehir derken İran’a gideceklermiş. Bunu abi, kardeş, eşi ve kuzen şeklinde yapıyorlar. Gruptan kimse yadırgamadıysa da bana enteresan geliyor.
Bu arada ister inanın ister inanmayın konu Erdoğan’a geliyor ve konuyu tahmin edilmeyecek bir şekilde onlar açmış oluveriyorlar. Ee haliyle sohbetin rengi artık daha sıkıcı. Konuşacak bir şey de kalmadığına göre biz kalkalım deyip kendimizi arabaya atıyoruz. Gitmeden önce de son derece çirkin mi çirkin bir fotoğraf çekiyoruz.
Arabaya atlıyoruz. Maksat eve gidip karın doyurmak. Arkadan Rüzgar: "iki gün sonra seçim var. Sandıkta çalışıyor olacam" diyor. "Size burada karışan olursa Muhtarın oğlunun arkadaşıyım dersiniz" diyor. Benim jeton orda düşüyor. Muhtarın oğlu Rüzgar ha.
Rüzgar hikayenin geriye kalanın da ipiyle kuyuya inilmeyeceğini de öğretecek bize.
08.08.2014 / Cuma
Rüzgar hikayenin geriye kalanın da ipiyle kuyuya inilmeyeceğini de öğretecek bize.
08.08.2014 / Cuma

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder